PARLAYAN BİLİM DALI : ASTROBİYOLOJİ

Astrobiyoloji, kavram olarak bilim dünyasına yeni kazandırılan oldukça genç ve multidisipliner bir bilim dalıdır (şekil-1) . 1960’da, yaşam arayışının uzay keşiflerinin temel bir parçası olması gerektiğini savunan Joshua Lederberg gezegenimizin ötesinde yaşamın evrimini belirtmek için ‘ekzobiyoloji’ kelimesini icat etmiştir. Astrobiyoloji ise ekzobiyoloji kavramının yeniden icadı ve genişletilmesidir. İlk modern kullanımı 1995’de o dönem Washington DC’deki NASA genel merkezinde görevli olan Wess Huntress tarafından yapılmıştır. O dönemde bilim insanları evrendeki yaşamı anlayabilmek için mikrobiyal ölçüdeki kozmik ölçeğe kadar yaşamın araştırılması gerektiğini savunuyordu [1]. ‘Evrende yalnız mıyız?’ sorusu yüzyıllardan beri merak edilen ve nihayet modern anlamda uzay araştırmaları başladığından beri de üzerine araştırmalar yapılan bir sorudur.


Şekil-1: Astrobiyoloji çok disiplinli ve disiplinler arası bir bilimdir [2].

Yaşam, NASA tarafından ‘kendi kopyasını oluşturabilen, evrimleşme yeteneğine sahip kimyasal sistemler’ olarak tanımlanmıştır. Evrenin geri kalanındaki yaşamı araştırabilmek için Dünyadaki yaşamı daha iyi anlamak gerekmektedir çünkü bizim bildiğimiz tek yaşam NASA tarafından tanımlanan Dünyadaki yaşamdır. Bu sebepten de evrenin geri kalanında arayabileceğimiz yaşam Dünyamızdaki yaşamdan farklı olmayacaktır. Bu noktadan da yola çıkarak, Astrobiyoloji uzmanlarının araştırdığı 5 temel soru şunlardır:

  1. Yeryüzünde yaşam hangi şartlarda ve nasıl ortaya çıktı?

  2. Başka hangi şartlar benzer sonuçlara yol açabilir?

  3. Bu şartlar evrende başka hangi şartlarda sağlanabilir?

  4. Milyarlarca yıldız arasında yaşama dair işaretleri nasıl görebiliriz?

  5. Eğer bu işaretleri görürsek orada canlı olduğunu kesin anlayabilir miyiz [3]?

Bilim insanları bu sorular ışığında yola çıkarak astrobiyoloji bilimini geliştirirken çok sayıda kaynak kullanmaktadır. Bunlardan en önemlileri meteroitlerdir. Meteoritler, güneş sisteminin ilk zamanlarına ilişkin kimyasal kompozisyonlar kurarlar. Şimdiye kadar incelenen meteoritler evrenin oluşumu hakkında bizlere pek çok bilgi vermiş, pek çok hipotez kurulmasına sebep olmuştur. Örneğin RNA temelli yaşam hipotezinin en büyük destekçisi Dünyaya düşen meteoritlerin RNA’yı oluşturabilecek her türlü bileşene sahip olmasıdır. Dünyaya düşen meteoritler haricinde elbette uzay çalışmalarını da yakından inceleyen astrobiyologlar diffüz yıldızlararası ortamlarda CO,OH,CN ve CH gibi basit diatomik moleküller bulurken, moleküler bulutlarda ( yıldızların oluşum yerleri) H2,H2O,H2CO,CH3OH gibi daha karmaşık moleküller bularak gezegen olmayan ortamlarda dahi yaşam için gerekli bazı şartların bulunduğunu keşfetmiştir. Astrobiyologların ve diğer uzay araştırmacılarının evrenin geri kalanında yaşam olup olmadığını araştırırken kullandığı bir diğer yöntem ise atmosfer incelemesidir. Mevcut teknolojimiz tüm gezegenlerin (özellikle galaksimizdeki uzak gezegenlerin ve galaksi dışındaki öte gezegenlerin) yüzeyini incelemeye yetmediği için şekil 2 de gösterilen yöntemle atmosfer incelemesi yapılmaktadır. Bu yöntemle yansıyan perdeye sadece yıldızın ışığı değil atmosferin kimyası da yansımaktadır. Atmosfer kimyasının o gezegendeki yaşama dair verdiği bazı ipucular vardır. Örneğin bir gezegende metan (CH4) mevcutsa o gezegene devamlı olarak metan pompalanıyordur. Bu jeolojik veya biyolojik yollarla olabilir bu sebeple bu gezegen canlılık ihtimali barındırır. Metan ve oksijenin bir arada bulunması canlılık ihtimalini daha da arttırır [3].

Şekil-2 : Ötegezegen atmosfer incelemesi için kullanılan yöntem transmisyon spektroskopisi [4].

Astrobiyoloji araştırmaları için uzay çalışmaları kadar Dünya üzerindeki ekstrem koşullara sahip alanlar da önemlidir. Çünkü uzay şartlarını tahmin etmemiz zor olsa da Dünya üzerindeki optimum şartlara sahip olmayacağını kestirmek zor değildir. Gezegenimizdeki ekstrem koşullar uzay koşullarına en yakın koşullardır. Bu sebeple astrobiyoloji çalışmalarının çoğu yüksek sıcaklıktaki yanardağlar, yüksek tuzluluk oranına sahip göller, oksijen oranın çok az olduğu bataklıklar ve kendisi hakkında uzaydan bile daha az bilgiye sahip olduğumuz okyanus diplerinde yapılmaktadır. Buralarda yaşayan canlıların biyolojik ve kimyasal özelliklerini daha iyi anladığımızda uzay şartlarındaki canlılık hakkında fikir yürütmemiz daha kolay olacaktır. Astrobiyoloji için Dünya üzerindeki çalışmalardan bahsetmişken Burdur ili sınırlarında yer alan Salda Gölünden bahsetmeden geçemeyiz. Son yıllarda haberlerde de sıkça karşılaştığımız bir konu olan NASA’nın Salda Gölünü mercek altına almış olmasının sebebi Salda Gölünün jeolojik evrim sonucu oluşmuş karbonca zengin yapısının Marsın yüzeyinde yer alan 49 kilometre boyutundaki Jezero Kraterine benzerliği sebebiyle orada oluşmuş olabilecek olası yaşam hakkında bize fikir verebilecek olmasıdır (şekil-3). Salda Gölündeki bu çalışmalar astrobiyoloji için Dünya sınırlarındaki çalışmalara harika bir örnektir [5].


Şekil-3 : Salda Gölü ve Jezero Krateri [5].

KAYNAKÇA

  1. Kahraman, N. (06.02.2022). ASTROBİYOLOJİNİN TEMELLERİ, Yıldız Teknik Üniversitesi BİYOGEN kulübü astrobiyoloji konferansı’nda sunulmuştur, İstanbul/Türkiye

  2. How a Physicist Tackles Astrobiology, 09.08.2021, Erişim adresi : https://bmsis.org/how-a-physicist-tackles-astrobiology/ , Erişim tarihi : 07.02.2022

  3. Çay Mehmet T. (14.02.2021), ASTROBİYOLOJİNİN SORULARI, Platform bilim ‘multidisipliner bilim günleri’ konferansında sunulmuştur. İstanbul/Türkiye

  4. Fawcett William, How NASA Uses Artificial Intelligence to Detect Exoplanet, Erişim adresi: https://www.altoros.com/blog/how-nasa-uses-artificial-intelligence-to-detect-exoplanets/ , Erişim tarihi: 12.02.2022

  5. Karahasan Akın ( 20.02.2021), Salda Gölü NASA için neden önemli? , Erişim adresi : https://popsci.com.tr/salda-golu-neden-nasanin-gundeminde/, Erişim tarihi : 12.02.2022

{{count, number}} görüntüleme{{count, number}} yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör